10 Ağustos 2015 Pazartesi

Türkiye'nin ve Türklerin Ölüm Fermanı Sevr Antlaşması


30 Ekim 19918'de imzalanan Mondros Ateşkes Antlaşması’ndan sonra müttefikler Ağustos 1920'de Osmanlı temsilcilerini Sevr Barış Antlaşması’nı imzalamaya zorlamışlardır. Barış antlaşmasının ateşkesten bu kadar uzun bir zaman sonra imzalanmasının başlıca sebepleri şunlardır: 

1919 yılında müttefikler her şeyden önce Almanya ile yapılacak olan barış şartlarını düzenlemekle meşguldüler. Versailles Antlaşması imzalandıktan sonra da antlaşmanın uygulamaya konulması müttefiklerin epeyce zamanını almıştır. Ancak en önemli gecikme sebebi ise ABD’nin ve yeni kurulan Milletler Cemiyeti’nin, herkesin kurulması gerektiği konusunda anlaştığı Ermenistan’ı ve İstanbul-Boğazlar bölgesini mandası altına almayı kabul edebileceğine dair olan boş umutlardır. Dolayısıyla Sevr Antlaşması imzalatılmadan yaklaşık iki sene önce Osmanlı delegelerine sunulmuştur. 

Anadolu ve Boğazlar bölgesindeki sorunların çok karmaşık olması, müttefikler arasındaki çıkar ve rekabet, Türklerin kendilerine dayatılan bütün şartları kabul edeceklerine ve dolayısıyla aceleye gerek olmadığına dair olan yaygın inanç gecikmeye neden olan unsurlardır.

Ateşli bir Siyonist olan Mark Sykes’ın imza koyduğu Sykes-Picot Antlaşması, Sevr için başlangıç kabul edilmektedir. Çünkü Sykes, Çanakkale deniz savaşı yenilgisinden sonra 1 Nisan 1915 tarihinde İngiltere meclis üyesi ve Osmanlı sempatizanı Herbert’e gönderdiği mektupta şunları yazmaktadır:

“Türkiye diye bir şey artık var olmamalı. İzmir Yunanlıların olacaktır. Adana İtalyan, Güney Toroslar ve Kuzey Suriye Fransız, Filistin ve Mezopotamya (Irak) İngiliz, geri kalan İstanbul da dahil Ruslara verilecektir. Ayasofya’da ve Ömer Camii’nde Latin ilahileri okuyacağım. Bunu bütün kahraman uluslar şerefine Galce, Lehçe, Keltçe ve Ermenice okuyacağız.” 

Sykes’in bu düşünceleri İngiltere, Fransa, Rusya ve İtalya arasında I. Dünya Savaşı sırasında yapılan Sykes-Picot Antlaşması ile gerçekleşmiştir. Sevr görüşmelerinde bu antlaşma temel olarak alınmıştır.

Sevr, emperyalist bir bölüşümdü. Ancak emperyalistler o kadar aç gözlüydüler ve kimin neyi alacağı üzerine o kadar uzun süre birbirleriyle kavga etmişlerdi ki, aldıkları kararları uygulamaya güçleri kalmamıştı.

Dolayısıyla İtilaf Devletleri açısından Sevr Antlaşması’nın imzalanması Türkiye üzerindeki planlarının amacına ulaşması olarak değerlendirilmiştir ve 10 Ağustos 1920'de öğleden sonra saat 16.00’da Sèvres Porselen Fabrikası Konferans Salonu’nda Müttefik Devletler Britanya İmparatorluğu, Fransa, İtalya, Japonya, Ermenistan, Belçika, Yunanistan, Hicaz, Polonya, Romanya, Sırp-Hırvat-Sloven Devleti ve Çekoslavakya ile Osmanlı Devleti arasında imzalanmıştır. Babıâli imzayı bir bildiri ile birlikte “yirmi iki aydan beri mütareke namı altında devam eden tezebzüb ve bikaraiye (karışıklık ve kararsızlık) son verilmiştir” diyerek bir çeşit ferahlama duygusu vermek istemiştir. Sevr Antlaşması 12 bölüm, 433 maddelik bir vesikadır. Ekler, haritalar ve diğer belgeler bunun dışındadır. Orijinal metne göre anlaşma, tek bir nüsha olarak düzenlenmiştir; bu nüsha Fransa Cumhuriyeti Hükümetinin arşivlerine konulacak ve bu Hükümet, imzacı devletlerden her birine bunun, doğruluğu onaylanmış birer örneğini verecektir.

Antlaşma metni 31 Mayıs’ta İstanbul’a ulaşmış ve Türklere cevap süresi 26 Haziran’a kadar verilmiştir. Metni incelemeye başlayan kabine, kabul edilemez şartları gören ve antlaşmanın sorumluluğunu üzerine almak istemeyenlerin tepkileriyle karşılaşmıştır. Hatta üç bakan bunu imzalamaktansa görevlerinden ayrılmayı tercih edeceklerini ifade etmişlerdir.

Antlaşmanın sorumluluğunu üzerine almak istemeyen sadrazam, İçişleri Bakanı Reşid Bey’i Paris’te bırakarak İstanbul’a geri dönmüştür. Paris’te kalan Reşid Bey’in ise İstanbul’a gönderdiği telgraf büyük bir gerilime sebep olmuştur. Telgrafa göre, müttefikler antlaşma taslağının Türkler tarafından kabul edilmemesi halinde İstanbul’a Yunan birliklerinin çıkarılacağı ve idarenin de Yunanlılara verileceği bildirilmiştir. Aslında müttefikler böyle bir karar almamışlardı, bu tamamen bir blöf idi ve Reşid Bey’in kulağına ulaştırılmıştı. Bu durum Meclis-i Mebusan’ın kararını hızlandırmıştır. Damad Ferit, 22 Temmuz akşamı İngiliz Yüksek Komiseri De Robeck’e antlaşmayı imzalamak üzere ayandan Hadi Paşa ve Rıza Tevfik ile Bern Elçisi Reşad Halis Bey’in görevlendirildiklerini bildirmiştir. Neticede Versailles’in Sevr Porselen Fabrikası Konferans Salonu’nda 10 Ağustos 1920'de antlaşma imzalanmış ve yüzyıllardan beri paylaşılamayan Osmanlı Devleti kâğıt üzerinde de olsa paylaşılmıştır.

Sevr'i imzalayanlar

Antlaşmayı imzalayanlardan Rıza Tevfik, Sevr’in imzalanmasının zaten Babıâli tarafından kabul edildiğini, antlaşmanın maddelerini hükümetin bildiğini, kendilerine ise sadece imzalamak kaldığını belirtmektedir.

Sevr’e göre artık Türk vatanının hiçbir köşesinde Türk hâkimiyeti kalmıyor, Türk kuvvetleri yabancıların kumandasına giriyordu. 128. madde her Osmanlı tebaasının müttefiklerden birisinin tabiiyetine girebilmesini, 261. madde de bu devletler tebaasının kapitülasyonlardan tamamen yararlanabileceklerini getiriyordu. Bunlar Osmanlı Devleti’ni kısa bir zamanda hemen hemen tebaasız bırakıyordu. 206 ve 236.maddeler ise barıştan sonra müttefiklerin Osmanlı Devleti’ne ait yerlerde işgal kuvvetleri bulundurabileceklerini, istedikleri yerleri işgal edebileceklerini, telsiz, telgraf ve kabloları kontrol edeceklerini ve bunların bütün masraflarını Osmanlı bütçesinin karşılayacağını ifade etmekle gerçekte barışın hiçbir zaman olmayacağını ve müttefiklerin Türklüğü yok edinceye kadar uğraşacaklarını göstermekteydi. Antlaşma ekonomik maddeleri ile de Osmanlı Devleti’nde hükümet ve milli meclisin yetkilerini büyük ölçüde elinden almaktaydı.

İzmir'de istenen, yeni ve büyük bir Yunan Devleti’nin kurulmasıydı. Burada önemli olan Türkiye’nin İzmir’in bir ‘dış kalesi’ üzerinde dalgalanmasına izin verilecek bir bayrakla oyalanması idi.

Sözde Kürdistan meselesinde ise Sevr uygulamaya konulduktan bir sene sonra eğer doğudaki Kürtler ayrı bir devlet kurmak isterlerse Türkiye buna razı olacaktır. Musul vilayetinin Kürt kısımları da buraya katılacaktır (madde 64). Musul, İngiliz mandasında olduğuna göre, kurulacak olan Kürdistan’ın da İngiliz himayesine gireceği bu kayıttan çıkarılabilir.

Türklerin idam yaftası olan Sevr ile Türk toprakları tam anlamıyla paylaşılıyor, Ermenistan, Kürdistan gibi sözde devletler oluşturuluyordu. Sevr siyaseti hakkımızdaki ezeli kararların uygulanmasından başka bir şey değildi.

(Bu doğrultuda Sevr’i TBMM'ye kabul ettirmek ve Türk Milli Mücadelesi’ni çökertmek amacıyla bir taraftan Yunan taarruzu diğer taraftan iç isyanlar yurdun doğu bölgesinde desteklenmiştir. Batıdan ve doğudan iki ateş arasında kalacak olan Ankara Hükümetinin böylece anlaşmayı kabul etmek zorunda kalacağı düşünülüyordu. 1920 yılında ortaya çıkan ve 1921 yılında da iyice artan Koçgiri İsyanı bu amacın bir parçası olarak ortaya çıkmıştır. Bu isyanla ilgili olan 26 Ocak 1922 tarihli bir rapor bu amacı açıkça ortaya koymaktadır.
“Yunanlılar önemli bir zafer kazanırlarsa, Kürt isyanı Türkiye’nin arkasını ciddi bir biçimde tehdit edebilir, ancak Batı’daki savaş Türklerin lehine gelişirse, Türkler ellerindeki yarım düzine yetenekli liderlerden biriyle Kürt sorunlarına son verebilir. İngilizler kuşkusuz bu durumu bilmektedirler, gene de Kürt durumuyla meşgul olduğu sürece Mustafa Kemal’in Musul’a el koyamayacağını düşünmektedirler. Dolayısıyla Kürt akımına yardımcı olmaktadırlar.”)

Bunların yanında Türkiye, Wilson’un belirlediği Erzurum, Trabzon, Van, Bitlis şehirleriyle kurulması düşünülen sözde Ermenistan’ı bağımsız bir ülke olarak tanımayı kabul etmektedir. Sonuç olarak Sevr ile Türklük Anadolu coğrafyasından tamamen çıkarılmaktaydı.

Bunun doğrultusunda Sevr hakkında yabancılar tarafından bile “modern tarihte en ağır cezalar getiren barış anlaşmalarından ve savaş ganimetlerinin en cüretkâr ve en kasti paylaşımlarından biri” ve “Avrupa devletleri ile yapılan barış antlaşmalarındakilerden çok daha ağırdı, bu maddelerle Türkler büyük toprak kaybına uğramakla kalmıyor ayrıca savaş öncesine bile kıyasla çok daha büyük bir yabancı kontrolü altına sokuluyorlardı” gibi değerlendirmeler yapılmıştır.

Amerikalı tarihçi P.C.Helmreich, “Eşi az görülen, göz kamaştırıcı bir çalışma ve akıl almaz bir araştırmacılık ürünü olan Sevr, 19. yüzyıl sömürgeciliğini izleyen mükemmel bir çözümdü… Toprakları elinden alınmış ve düşmanları tarafından kuşatılmış bir Türkiye… İşgal edilmiş bir başkent; İstanbul… Kamp ateşinin çevresinde aç gözlerle fırsat kollayan kurtlar gibi büyük devletler… Çünkü kaynakları zengin bir Türkiye ve obur bir emperyalizm… Barbar bir ulus olan Türkleri Avrupa’dan kovma fırsatı kaçırılmamalıdır… Bütün azınlıklar için birer ülke planlanmıştır… Mustafa Kemal ise onlar için sadece bir baş ağrısıydı… Paylaşımı bir an önce bitiremezsek karşımızda bir Türk Hükümeti (İstanbul) bulamayacağız… Daha da beteri baş edemeyeceğimiz bir Türk Hükümeti (Ankara) bulacağız…” demektedir.

Sadrazam Damat Ferit, 9 Haziran günü De Robeck’e yaptığı veda ziyareti sırasında ”Osmanlı barış koşullarının hafifletilmesini sağlasa bile içte öyle alabildiğine zayıf  ve dışta düşman komşularla o denli kuşatılmış olacaktı ki güçlü bir destek olmadan uzun süre ayakta kalamazdı. Acaba İngiltere böyle bir desteği sağlar mıydı?” diyerek Sevr’in amacının farkında olduğunu ortaya koymaktadır.

Yine Sevr’i imzalayanlardan Hadi Paşa da yaptığı bir açıklamada antlaşmayı bir ağacın budanmasına benzetmektedir. Hadi Paşa’ya göre Osmanlı Devleti’nin kökleri sağlam olduğu için bu budamayla yeniden güçlenecekti. Cemil Bilsel’e göre ise Sevr dalları budamakla kalmıyor, kökleri söküyor ve kabuklarını da soyuyordu.

Sina Akşin’e göre de Sevr çok az geciktirilmiş bir ölümdü. Sadece askeri ve mali hükümlere bakmak bu gerçeği anlamak için yetmektedir. Sevr ile amaç fazla gürültü patırdı çıkarmadan, Türklerin direnişine yol açmadan gerçekleştirmektir.

Mustafa Kemal Atatürk’e göre ise Sevr, Türkler için yüzyıllardan beri hazırlanmış büyük bir suikasttır.

İngiliz gazetelerinden bazıları ise Sevr için “imkânsız”, “Müttefiklerin halledemediği sorunlar maskelendi”, “suni”, “geçici” gibi başlıklarla uygulama zorluklarını yazmışlardır.

Sevr'in Yankıları

Antlaşma sonrasında İstanbul karışmıştı. Vahdeddin kendisinin hal’ edileceğinden korkmaktaydı. Veliahd Abdülmecid Efendi, Damad Ferit Paşa’yı yerden yere vuran bir layihayı Padişaha göndermiştir. İngilizler de Milli Hükümet’e karşı olan hareketlerinde ve Sevr’in uygulanmasındaki başarısızlığı yüzünden Ferid Paşa’ya kızmaktaydılar. Bunların sonucunda Padişah Sadrazam Damat Ferit'i görevden alarak yerine Tevfik Paşa’yı getirmiştir.

Sevr’in imzalanmasından sonra kamuoyunda antlaşmanın iyi olduğuna, pekiyi olmadığına ve kötü olduğuna dair üç farklı görüş oluşmuştur. İlk görüşü savunanlar Yunan taraftarı olanlar idi. Onlara göre, Türkiye’nin haritadan silinmesi umurlarında değildir ve Türklere acımak suçtur. İkinci görüşe sahip olanlar ise sadece Türkiye’ye acımakla yetinmektedirler. Antlaşmaya karşı değildirler. Antlaşmanın kötü olduğu düşüncesinde olanların başında ise Fransız kamuoyu gelmektedir. Özellikle Batı Anadolu’nun Yunanistan’a verilmesi büyük tepkilere yol açmıştır. Fransızlar, Sevr’in İngilizlere çok fazla ayrıcalık verdiğine inanıyorlar ve karşı çıkıyorlardı. Mesela, ticaret merkezi olan İzmir İngiliz egemenliğine giriyor, kapitülasyonlardan yararlanma hakkı da Yunanlılara ve Ermenilere veriliyordu. Yani Fransızlarla ayni statüye sahip olmaktaydılar. Ayrıca Türkiye böylece Fransa’ya olan borçlarını da ödeyemeyecektir.

Londra Merkezi İslam Cemiyeti, Sevr'e karşı çıkmıştır. Cemiyet, Milletler Cemiyeti’ne göreve çağrı sunmuşlardır. Bu çağrıda Lloyd George’un 5 Ocak 1918 tarihindeki “ ırk olarak çoğunlukla Türktür” sözü hatırlatılarak çoğunluğu Türk ve Müslüman olan Trakya’nın ve İzmir’in Yunanistan’a verilmesine karşı çıkılmıştır.

Merkezi İslam Cemiyeti; Türklerin hâkimiyetinin Boğazlara bağlı olduğu bu sebeple Türk hâkimiyetinde kalması gerektiği, Doğu Anadolu’nun Ermenistan sınırları içine alınmasının kabul edilemeyeceği, Kürtlerin ise Padişaha bağlı oldukları, mahalli muhtariyet istedikleri takdirde yabancı bir devletin himayesine girmeden bunun kendilerine verilebileceği konularında açıklamalarda bulunmuştur. Ayrıca İstanbul Hükümetinin müttefiklerin kontrolü altında olduğu için hiçbir fonksiyonu kalmadığı bu sebeple Milletler Cemiyeti’nin antlaşmaya göre, “Sultan’ın orada Türk Devleti’nin payitahtını idameye hakkı olacaktır” açıklamasının anlamının ne olduğu sorulmaktadır.

Sevr, Türkler arasında asla kabul edilmediği gibi, İslâm milletleri arasında da kabul görmemiştir. Hint Müslümanlarının girişimleri bu konuda dikkate değerdir. Yine Merkezi İslam Cemiyeti, Ermenistan kurulmasına karşı çıkmıştır. Kürdistan kurulmasında ise bölge halkının görüşlerine başvurulması gerektiği, ancak buna gerek olmadığı zaten Kürtlerin Padişaha bağlı oldukları vurgulanmıştır. Yani Kürtler Müslüman olduklarına, ayrı bir devlet kurmalarına gerek olmadığına, buna karşılık ise Ermenilerin Hıristiyan oldukları ve Müslüman topraklarında devlet kuramayacaklarına, üstelik de Ermenilerin nüfus olarak bu bölgede çok az olduklarına dikkat çekilmiştir.

Sevr Antlaşması, dönemin Alman basınında da geniş yankı bulmuştur. Alman basınının ortak kanaatine göre, Sevr Türklere yapılan büyük bir haksızlıktır ve bu antlaşmanın amacı, Türk milletini ve devletini tamamen ortadan kaldırmaktır. Özellikle 16 Mart 1921 tarihinde Türkiye’nin Rusya ile yaptığı Moskova Antlaşması’ndan sonra Rusya’nın Sevr Antlaşması’nı tanımadığı, Türklerle yakın ilişkiler içinde oldukları, hatta Sevr Antlaşması’nın Lenin tarafından haydutluk anlaşması olarak tanımlandığı hatta İtilaf Devletlerinin bile Sevr’in Türkiye’yi Rusya’ya yakınlaştırdığını kendilerinin de kabul ettikleri, yine 1921 yılında Fransa ile Türkiye arasındaki antlaşma ile Fransa açısından da Sevr’in artık geçerliliğinin kalmadığı Alman basınında genişçe yer bulmuştur.

Atatürk, Sevr Antlaşması’nın hükümlerini öğrendikten sonra 1 Haziran 1920’de General Kazım Karabekir’e gönderdiği telgrafta şunları ifade etmiştir: “ Devlet ve Milletimizin halas ve selameti hakkında garp devletlerinden hakiki bir muavenet ve insaf umudu kalmadığı üzerinde herkes birleşmiştir. Memleketimizin geleceği Doğu sınırlarımızın Ruslara ve İslâm âlemine bitişik olmasına mütevakkıf olduğu hepimizce muhakkaktır. Bu bitişikliğin herhalde teminine cidden çalışılacaktır”.

Kazım Karabekir Paşa, Meclis Başkanlığı’na 16 Ağustos 1920 tarihli gönderdiği bir telgrafta Sevr’i imzalayanların “vatan haini” ilan edilmesini teklif etmiştir. Meclis’te görüşülen bu öneri 19 Ağustos 1920 tarihinde kabul edilmiş ve anlaşmaya imza atan Hadi Paşa, Rıza Tevfik Bey, Reşat Halis ve kırk iki kişinin daha vatan haini olduğu ilan edilmiştir.

Sevr’in imzalanmasından kısa bir süre sonra Ankara, Kastamonu ve Trabzon’da basılan “ Türk Muahede-i Sulhiyyesi ve Mahiyet-i Hakikiyesi: Bir Milet Nasıl Esarete Alınır (Türk Barış Antlaşması ve Gerçek İçyüzü/İçeriği” başlıklı bir kitapçık Anadolu’nun en ücra köşelerine kadar dağıtılmıştır. Bu kitapçık Türk ve Müslüman kamuoyu ve Kuva-yı Milliye üzerinde son derece etkili olmuştur. Kitapçık “…Hiçbir millet düşmanları tarafından bu kadar hakir görülmemiştir.” yorumunu yapmaktadır.

İşte bütün bu zor şartlar içinde bile Türk Milleti bu durumdan yüzünün akıyla çıkmayı başarmıştır. Zaten Türkler böyle bir antlaşmayı tanımamışlar ve geleceğe ümitle bakmışlardır. Atatürk’ün 17 Ocak 1921 tarihinde United Telgraph muhabirine verdiği demecinde ifade ettiği gibi; “İstiklâl-i siyasi, adli, iktisadi ve malimizi imhaya ve binnetice hakkı-ı hayatımızı inkâr ve iptale matuf olan Sevr ahidnamesi bizce mevcut değildir. Levazım-ı istiklâl ve hâkimiyetimizi temin edecek bir sulhün akdi nuhbe-i âmâlimizdir.”

Atatürk’ün bu isteği Sevr’e imza koyan devletlerin 24 Temmuz 1923 tarihinde Lozan Antlaşması’nı imzalayıp onaylamalarıyla gerçekleşmiştir. Çünkü Lozan Antlaşması, Sevr’i tanımıyor ve Sevr’deki hükümleri tamamen değiştiriyordu. Lozan’ı imzalamakla Sevr’i imzalayan aynı devletler, Sevr’in milletlerarası alanda artık mevcut olmadığını da kabul ve açıklamış oluyorlardı.

Ayrıca daha Sevr yapılmadan önce Ankara Hükümeti, 16 Mart’tan itibaren İstanbul tarafından imzalanan bütün antlaşmaları hükümsüz sayacağını dünyaya ilan etmiştir. Sevr ise Meclis-i Mebusan'da onaylanmadığı için akdedilmiş kategorisine bile giremeyip bir tasarıdan ibaret kalmıştır.

Sevr'in Bazı Önemli Maddeleri

MADDE 36.
İşbu Andlaşmanın hükümleri saklı kalmak koşuluyla, Bağıtlı Yüksek Taraflar, Osmanlı Hükümetinin İstanbul üzerindeki haklarına ve sıfatlarına dokunulmaması ve bu Hükümetle Majeste Padişahın bu kentte oturmak ve bu kenti Osmanlı Devleti'nin başkenti tutmak bakımından özgür olduklarında görüş birliği içindedirler.

Bununla birlikte Türkiye, işbu Andlaşma ile bunu tamamlayan andlaşmaların ve sözleşmelerin hükümlerine, özellikle soy, din ve dil azınlıklarının haklarına dürüst bir biçimde saygı göstermekte kusur ederse Müttefik Devletler, yukarıda belirtilen hükmü değiştirmek hakkını kesinlikle saklı tutarlar ve Türkiye, bu bakımdan alınacak bütün kararları kabul etmeği şimdiden yükümlenir.

MADDE 38.
Osmanlı Hükümeti, 37. Maddede öngörülen gidiş-geliş (ulaşım) özgürlüğünü sağlamak için yeni önlemler alınması gerektiğini kabul eder ve bunun sonucu olarak kendisini ilgilendirdiği ölçüde, "Boğazlar Komisyonu" adını alacak olan ve aşağıda "Komisyon" sözcüğü ile anılacak bir komisyonu, 39. maddede belirtilen suların denetimine yetkili kılar. Yunan Hükümeti, kendisini ilgilendirdiği ölçüde, aynı yetkileri Komisyona bırakır ve bu Komisyona her bakımdan aynı kolaylıkları göstermeği yükümlenir. Denetim, Osmanlı ve Yunan Hükümetlerinden her biri adına ve işbu kesimde belirlenen biçimde yürütülecektir.

MADDE 62.
Fırat'ın doğusunda, ileride saptanacak Ermenistan'ın güney sınırının güneyinde ve 27. maddenin II/2. ve 3. fıkralarındaki tanıma uygun olarak saptanan Suriye ve Irak ile Türkiye sınırının kuzeyinde, Kürtlerin sayıca üstün bulunduğu bölgelerin yerel özerkliğini, işbu Andlaşmanın yürürlüğe konulmasından başlayarak altı ay içinde, İstanbul'da toplanan ve İngiliz, Fransız ve İtalyan Hükümetlerinden her birinin atadığı üç üyeden oluşan bir komisyon hazırlayacaktır. Herhangi bir sorun üzerinde oy birliği oluşamazsa bu sorun, Komisyon üyelerince, bağlı oldukları Hükümetlerine götürülecektir. Bu plân, Süryanî-Geldanîler ile bu bölgelerin içindeki öteki etnik ve dinsel azınlıkların korunmasına ilişkin tam güvenceler de kapsayacaktır; bu amaçla İngiliz, Fransız, İtalyan, İran'lı ve Kürt temsilcilerden oluşan bir komisyon incelemelerde bulunmak ve işbu Andlaşma uyarınca, Türkiye sınırının İran sınırı ile birleşmesi durumlarında, Türkiye sınırında yapılması gerekebilecek düzeltmeleri kararlaştırmak üzere bu yerleri ziyaret edecektir.

MADDE 63.
Osmanlı Hükümeti, 62. maddede öngörülen komisyonlardan birinin ya da ötekinin kararlarını, kendisine bildirildiğinden başlayarak üç ay içinde kabul etmeği ye yürürlüğe koymağı şimdiden yükümlenir.

MADDE 64.
İşbu Andlaşmanın yürürlüğe konuşundan bir yıl sonra, 62. maddede belirtilen bölgelerdeki Kürtler, bu bölgelerdeki nüfusun çoğunluğunun Türkiye'den bağımsız olmak istediklerini kanıtlayarak Milletler Cemiyeti Konseyine başvururlarsa ve Konsey de bu nüfusun bu bağımsızlığa yetenekli olduğu görüşüne varırsa ve bu bağımsızlığı onlara tanımayı Türkiye'ye salık verirse Türkiye, bu öğütlemeye [tavsiyeye] uymağı ve bu bölgeler üzerinde bütün haklarından ve sıfatlarından vazgeçmeği, şimdiden yükümlenir. Bu vazgeçmenin ayrıntıları Başlıca Müttefik Devletlerle Türkiye arasında yapılacak özel bir sözleşmeye konu olacaktır.

Bu vazgeçme gerçekleşirse ve gerçekleşeceği zaman, Kürdistan’ın şimdiye dek Musul ilinde kalmış kesiminde oturan Kürtlerin, bu bağımsız Kürt Devletine kendi istekleriyle katılmalarına, başlıca Müttefik Devletlerce hiçbir karşı çıkışta bulunulmayacaktır.

MADDE 69.
İzmir kenti ve 66. maddede tanımlanan topraklar Osmanlı egemenliği altında kalmaktadır. Bununla birlikte Türkiye, İzmir kenti ile sözü edilen topraklar üzerindeki egemenlik haklarının kullanımını Yunanistan'a aktaracaktır. Bu egemenliğin simgesi olmak üzere, Osmanlı bayrağı kentin dışındaki bir kaleye sürekli olarak çekilecektir. Bu kale, başlıca Müttefik Devletlerce saptanacaktır.

MADDE 84.
27 Kasım 1919'da Neuilly-sur-Seine'de imzalanan barış andlaşması ile Bulgaristan'a tanınan sınırlar saklı kalmak üzere, Türkiye, eski Osmanlı İmparatorluğu'nun Avrupa kıtasında ve işbu andlaşma ile saptanan Türkiye sınırları ötesindeki bütün haklarından ve sıfatlarından Yunanistan yararına vazgeçer.

Bir önceki fıkrada belirtilen egemenlik aktarılmasına Marmara Denizi adaları girmez.

Türkiye, ayrıca Gökçeada [İmroz, Imbros, mbro], Bozcaada [Tenedos, Tenedo] adaları üzerindeki bütün haklarından ve sıfatlarından Yunanistan yararına vazgeçer. Yunanistan'ın Doğu Akdeniz'deki öteki adalar, özellikle Limni [Lemnos, Lemno\ Semadirek [Semendirek, Samothrace, Samotracia], Midilli \Mitylene, Mitylene, Mitilene], Sakız [Chios, Chio], Sisam [Samos, Samo] veNikarya [Nicaria] üzerinde egemenliğine ilişkin, 17/30 Mayıs 1913 tarihli Londra Andlaşması'nın 5. maddesi ve 1/14 Kasım 1913 tarihli Atina Andlaşması'nın 15. maddesi uyarınca, Londra'da Büyükelçiler Konferansınca alınan ve Yunan Hükümetine 13 Şubat 1914'de bildirilen karar, işbu Andlaşmanın 122. maddesinde sözü edilen ve İtalya'nın egemenliği altına konulan adalar ile Asya kıyısından üç milden daha az bir uzaklıkta bulunan adalara ilişkin hükümlere dokunulmamak koşuluyla, doğrulanmıştır (l sayılı haritaya bakılması).

Bununla birlikte, işbu Andlaşma uyarınca Yunan egemenliği altına konulmuş, 178. Maddede öngörülen Boğazlar bölgesi kesimi ile Adalarda, Yunanistan, işbu andlaşmamn tersine hükümleri olmadıkça sözü geçen bölgenin, Marmara Denizi adalarını da içeren Osmanlı egemenliği altında kalan kesiminde işbu andlaşmanın Boğazların özgürlüğünü sağlamak için Türkiye'ye yüklediği bütün yükümlülükleri kabul eder ve bunları yerine getirmeği yükümlenir.

MADDE 88.
Türkiye, öteki Müttefik Devletlerin yapmış oldukları gibi, Ermenistan'ı özgür ve bağımsız bir devlet olarak tanıdığını bildirir.

MADDE 98.
Türkiye, Müttefik Devletlerin yapmış oldukları gibi, Hicaz'ı özgür ve bağımsız bir Devlet olarak tanıdığını ve Türkiye'nin işbu Andlaşma ile saptanmış sınırları ötesinde bulunan ve ileride saptanacak sınırlar içinde bulunacak eski Osmanlı imparatorluğu toprakları üzerindeki bütün haklarından ve sıfatlarından Hicaz yararına vazgeçtiğini bildirir.

MADDE 101.
Türkiye, Mısır'daki ve Mısır üzerindeki bütün haklarından ve sıfatlarından vazgeçer. Bu vazgeçme, 5 Kasım 1914'den başlayarak geçerli sayılacaktır. Türkiye, Müttefik Devletlerce girişilen eyleme uygun olarak İngiltere'nin 18 Aralık 1914'de Mısır üzerinde ilân ettiği koruyuculuğu tanıdığını bildirir.

MADDE 115.
Bağıtlı Yüksek Taraflar, İngiliz Hükümetince 5 Kasım 1914'de ilân edilmiş olan Kıbrıs'ın kendisine bağlanmasını tanıdıklarını bildirirler.

MADDE 116.
Türkiye, bu adanın Padişaha ödenen vergiye olan hakkı da içermek üzere, Kıbrıs üzerinde ya da Kıbrıs'a ilişkin bütün haklarından ve sıfatlarından vazgeçer.

MADDE 118.
Türkiye, Fas'da Fransa'nın koruyuculuğunu [himayesini] tanır ve bunun bütün sonuçlarını kabul eder. Bu tanıma, 30 Mart 1912 tarihinden başlayarak geçerli olacaktır.

MADDE 120.
Türkiye, Tunus üzerinde Fransa'nın koruyuculuğunu tanır ve bunun bütün sonuçlarını kabul eder. Bu tanıma, 12 Mayıs 1881 tarihinden başlayarak geçerli olacaktır.

MADDE 121.
Türkiye, 12 Ekim 1912 tarihli Uşi Andlaşması gereğince, Libya'da Padişah'a bırakılmış olan bütün haklardan ve sıfatlardan kesinlikle vazgeçer.

MADDE 122.
Türkiye, şimdi İtalya'nın işgalinde bulunan Ege Denizi adaları başka bir deyimle Stampalia [Astropalia], Rodos [Rhodes, Rhodos, Rodi, Rodos], Herkit [Calki, Kharki, Calc-hi], Kerpe [Scrapanto], Kaşot [Casos, Casso], Piskopis [Piscopis, Tilos, Piscopio], İncirli [Misiros, Nisyros, Misiro, Mysiros], Kalimnos [Calimnos, Kalymnos, Calymnos, Calimno], Loryos [Leros, Lero], Patnos [Patmos, Patmo], Limpos [Lipsos, Lipso], Sümbeki [Simi, Symi, Sini], Îstanköy [Coş, Koş] adaları ile bunlara bağlı adacıklar ve Kastellorizo [Cas-telorizzo] adası üzerindeki bütün haklarından ve sıfatlarından İtalya yararına vazgeçer (l sayılı haritaya bakılması).

MADDE 152.
Türkiye’nin bulundurabileceği kara kuvvetleri yalnız şunlar olacaktır:
1. Padişahın özel koruma birliği [Hassa Kıtaatı];
2. İçeride düzen ve güvenliği sağlamakla ve azınlıkların korunmasını güvence altına almakla görevli jandarma birlikleri;
3. Önemli karışıklık durumunda, jandarma birliklerini destekleyecek ve gerektiğinde sınırların denetlenmesini sağlayacak özel birlikler.

MADDE 153.
İşbu andlaşmanın yürürlüğe girişini izleyecek altı ay içinde, 152. maddede öngörülenler dışında kara kuvvetleri terhis edilecek ve dağıtılacaktır.

MADDE 154.
Padişah'ın özel koruma birliği bir kurmay kurulu ile personel sayısı, subay ve er olarak 700'ü geçmeyecek yaya [piyade] ve atlı [süvari] birliklerinden kurulacaktır. Bu kuvvet, 155. maddede öngörülen toplam personel sayısının içinde sayılmayacaktır. Bu koruma birliğinin kuruluşu, bu bölüme ekli I sayılı çizelgede gösterilmiştir.

MADDE 155.
152. maddenin 2. ve 3. fıkralarında sayılan kuvvetlerin toplam personeli kurmay kurulları, subaylar, eğitim personeli ve donatım birliklerini de kapsamak üzere 50 000 kişiyi geçmeyecektir.

MADDE 171.
İşbu andlaşmanın yürürlüğe girişini izleyecek altı ayın bitiminde, Osmanlı kara [silâhlı] kuvvetlerinin çeşitli kuruluşlarında hizmette ya da yedekte bulundurulan silâhlar, bu kesime ekli III sayılı çizelgede bin kişi için saptanmış olan sayıyı geçmeyecektir.

MADDE 172.
Türkiye'nin elinde bulundurabileceği cephane, bu kesime ekli III sayılı çizelgede saptananları geçmeyecektir.

MADDE 173.
İşbu andlaşmanın yürürlüğe girişini izleyecek altı aylık süre içinde, izin verilen sayıyı aşan silahlar, her çeşit cephane ile savaş araçları ve gereçleri, 200. maddede öngörülen Müttefikler-Arası Askerî Denetim Komisyonuna bu komisyonca gösterilecek yerlerde teslim edilecektir. Bu araçların ve gereçlerin ne yapılacağına, başlıca Müttefik Devletler karar vereceklerdir.

MADDE 261.
Andlaşmalardan, sözleşmelerden ve yapılagelişlerden [teamüllerden] doğan Kapitülasyonlar rejimi, l Ağustos 1914'den önce bu rejimden doğrudan doğruya ya da dolaylı olarak yararlanan Müttefik Devletler yararına yeniden kurulacak ve l Ağustos 1914'de bu rejimden yararlanmayan Müttefik Devletler yararına genişletilecektir.

Sonuç



Emperyalizm Sevr'den vazgeçmemiştir. Yani günümüz itibariyle Şark Meselesi ve dolayısıyla Sevr bitmemiştir. Değişik yollardan tekrar hayata geçirilmek istenmektedir. Sözde Ermenistan, sözde Kürdistan gibi meseleler bu amaca hizmet etmektedir. Nitekim Türkiye’nin Doğu ve Güneydoğu bölgelerindeki Kürtçülük ve Ermeni propagandaları da Sevr'in günümüz uygulamaları olarak karşımıza çıkmaktadır. Sevr ile oluşturulmak istenen sözde Ermenistan projesi günümüz itibarıyla sözde soykırım iddiaları ile hayata geçirilmek istenmektedir. Ayrıca Sevr haritası ile oluşturulmak istenen sözde Kürdistan haritası karşılaştırıldığında bu iki haritanın birbirlerinden pek de farklı olmadıkları görülmektedir. Amaç değişmemiş sadece araçlar zamana ve gelişen dünya şartlarına göre değişmiştir.

Avrupa Birliği’nin Türkiye’ye uyguladığı ekonomik, siyasi, kültürel alandaki dayatmalarının, Osmanlı Devleti zamanında yenilikler adı altında Türklere dayattıkları baskılardan hiçbir farkı yoktur. Sadece isimleri ve zamanları değişmiştir. IMF’nin Türkiye üzerindeki baskılarını da bunlara ekleyebiliriz. Çünkü Sevr’in 22. maddesi kendi kendilerini henüz yönetme yeteneğinden yoksun halklara ve ülkelere mandater sistemi önermektedir. Bu sistem de uygulamaya razı olacak devletlere verilecekti ve her manda altına alınacak ülkenin ekonomik, siyasi yapısı farklı olduğu için uygulamalar da buna göre yapılacaktı. Dolayısıyla günümüz şartlarında IMF’nin uyguladığı dayatma politikalarının Sevr’in bu maddesinden pek de farkı yoktur.

Yine Türkiye’nin AB’ye girme süreci içerisinde Türkiye’ye verilen rapor ve belgelerde Lozan Antlaşması ile çelişen istekler öne sürülmektedir. Bunların başında, azınlıklar ve hakları, yeni azınlık oluşturma girişimleri, ülke bütünlüğünü ve milli birliği parçalamaya amaçlayan istekler, yeni etnik gruplar oluşturma gayretleri, dini azınlıkların Lozan’daki statülerini değiştirme çabaları gibi konular tamamen Sevr’deki dayatmaların günümüz uygulaması olarak karşımıza çıkmaktadır.

Mustafa Kemal Atatürk’ün ortaya koyduğu “Ne mutlu Türk'üm diyene!” anlayışı ve amacı ortadan kaldırılmak istenmektedir. Osmanlı Devleti gizli antlaşmalar ile parçalanarak topraklarında pek çok küçük devletler oluşturularak ortadan kaldırılmak istenmiş ve büyük devletler tarafından bu amaç I. Dünya Savaşı sonunda büyük ölçüde gerçekleştirilmiştir. Çünkü Türklerin Anadolu ve Rumeli’ye sahip olup yerleşmelerini bir türlü içlerine sindirememişlerdir. Dolayısıyla tam anlamıyla Türkleri Anadolu topraklarından Milli Mücadele sayesinde atamadıkları için bu plan günümüz itibarıyla devam etmektedir.

Kaynak
Şark Meselesinden Sevr'e Türkiye, Şayan ULUSAN

Related Posts with Thumbnails Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...