9 Eylül 2015 Çarşamba

İzmir'in Kurtuluşu ve Yüzbaşı Şerafettin

Yüzbaşı Şerafettin Bey

İzmir’in kurtuluşu, Konak’taki Hükümet Konağı’na koşar adım çıkan süvarilerin, balkonda asılı Yunan bayrağını indirmeleri ve yerine Türk bayrağını çekmeleriyle simgeleşmiştir. Bornova üzerinden, önlerine çıkan direniş engellemelerine karşın Türk süvarileri ellerinde kılıç, atlarının üzerinde doludizgin Alsancak sokaklarına dalmışlar, oradan Kordon’a çıkmışlar ve Konak’taki Hükümet Konağı'na yönelerek İzmir’in kurtuluşunun simgesi olan bu tarihsel olayı gerçekleştirmişlerdir. 15 Mayıs 1919’da İzmir’in işgaline başlanılan nokta, 9 Eylül 1922’deki kurtuluşuna da mekan hazırlamıştır. Aynı zamanda bu iki önemli tarihsel olgu, Türkiye’nin işgali ve kurtuluşu olaylarıyla da özdeşleşmiştir.

Türkiye’de ne yazık ki, en önemli tarihsel olaylarda bile gerçek bilgilerin yerini alan polemikler, doğru tarih bilincinin oluşmasının önündeki en büyük engeldir. Böyle olduğu içindir ki, bu iki önemli tarihsel olgu üzerine ortaya atılan karşıt görüşler kafaları karıştırmaktadır. İlk kurşunu Hasan Tahsin’in atıp atmadığı yolundaki polemiklere şimdi bu kez de, Hükümet Konağı'na ilk bayrağı kimin çektiği tartışmaları almaya başlamıştır. Oysa bu ikinci olaydaki tarihsel gerçek, herhangi bir polemiğe yer bırakmayacak kadar açıktır. Kurtuluşu sırasında İzmir’e ilk giren kişinin Yüzbaşı Şerafettin olduğu dönemin bütün literatüründe açık biçimde yer almış, basında boy boy resimleri yayınlanmış; hakkında coşkulu, övgü dolu yazılar çıkmış; resmi kayıtlarda ve uygulamalarda Yüzbaşı Şerafettin’in adı “İzmir’e İlk Giren Zabit” olarak onaylanmıştır.

TBMM Başkanı ve Başkumandan Mustafa Kemal Paşa, Buhara Cumhuriyeti’nin İzmir’e ilk girecek zabit için kendisine teslim ettiği kılıcı, İzmir’de düzenlenen bir törenle, “İzmir’in Fatihi” diye anılan Yüzbaşı Şerafettin Bey’e vermiş; bir Yahudi yurttaşın ödül olarak ortaya koyduğu 500 liranın yarısını Yüzbaşı Şerafettin Bey almıştır.

Bu tarihsel gerçekliğe karşın bugün bu adsız kahramanın adını, dönemin uzmanı olan birkaç kişi dışında kaç kişi anımsayabiliyor?


Yüzbaşı Şerafettin Bey kimdir?


Yüzbaşı Şerafettin Bey, Kırımlı Yzb. İbrahim Bey adlı bir baba ile Maçkalı Zülüfoğullarından Bahriye Hanım adlı bir anneden 1889’da İstanbul’da dünyaya gelmiştir. 1906’da Harp Okulu’na girmiş, 1909’da subay çıkmıştır. Okuldan mezun olduktan sonraki ilk görevi, 1909-1911 tarihleri arasında Numune Süvari Alayı 4. Bölüğü'ndedir. 1912’de süvari tatbikat öğretmeni olan Şerafettin Bey, 15. Piyade Tümeni’nin ve Şehzade Osman Fuat’ın yaverliğini yapmıştır. Bu görevi sırasında Şehzade Osman Fuat Bey, Şerafettin Bey’e bir saat hediye etmiştir. Fransızca bilen Şerafettin Bey 1913’te Üsteğmen, 1917’de Yüzbaşı olmuş; 1922’de İzmir’in kurtarılışından sonra da binbaşılığa getirilmiştir. Kurtuluş Savaşı’ndan önce, Balkan ve Birinci Dünya Harplerine katılmıştır. 1912’de Çatalca muharebelerinde savaşan Şerafettin Bey, aynı yıl binicilik mektebinde muallimlik de yapmıştır. 1913’te Gelibolu, Lüleburgaz, Bolayır; 1915’te Seddülbahir, Kirte; 1916’da Dobrice; 1917’de Bir’üs-sebi, 1918’de Trablusgarp cephelerinde dövüşmüştür. Anadolu’nun emperyalist güçlerce işgal edilişine pek çok vatansever gibi onun da yüreği yanmış, vatan savunmasında, kanlı vuruşmalarda yer almıştır. Türk ulusunun adeta bir kader dönemi olan Sakarya Muharebelerinde, Döger cephesinde, olağanüstü bir gayretle bölüğünün başında savaşmıştır. Büyük Taarruz'da 2. Süvari Tümeni, 4. Alayı ile de Belova, Kula, Dereköy, Sabuncubeli ve Bornova’da savaşmış; bu cephelerde adını asıl Sabuncubeli Muherebelerinde, bu muharebe sonrasında gerçekleştirilen Bornova’nın ve İzmir’in kurtarılışında duyurmuştur.

Yüzbaşı Şerafettin Bey, Kurtuluş Savaşı’nın bitiminden sonra süvari tatbikat okulu öğretmenliğine getirildi. 1927’de Fransa’ya öğrenime gitti, dönüşünde gene aynı okulda öğretmenlik görevine devam etti. 1930’da I. Süvari Tümeni'yle şarkta görev yaptı. 1931’de yarbay oldu. 1933’te süvari alay kumandan muavinliği göreviyle Ayvalık’ta, 1936’da 4. Alay kumandan muavinliğiyle Lüleburgaz’da bulundu. 1937’de albaylığa atanan Şerafettin Bey, Lüleburgaz’daki Motorlu Alay Kumandanlığı’na, 1939’da da 2. Alay Kumandanlığı göreviyle Karaköse’ye tayin edildi. 1940’a kadar pek çok göreve getirilen Şerafettin Bey, emekli olmadan önce, 1940-1943 tarihleri arasında Kuleli Askeri Lisesi’nde öğretmenlik yaptı. Askerlik hayatı içinde harp, kılıçlı liyakat, kılıçlı mecidi ve istiklal madalyaları almıştı. 1942’de parkinson hastalığına yakalandı; doktorlar bu hastalığın nedenini, İzmir’in kurtarılışı sırasında aldığı şarapnel yaralarına bağlıyorlardı. 28.08.1944 tarihinde hastalığı nedeniyle görev yapamayacak duruma gelince birinci derecede malul olarak albaylıktan emekliye ayrıldı.

Şerafettin Bey, Emin Paşa ve Binnaz Hanım’ın kızı Siret Hanım'la evliydi.; Bu evlilikten, birisi dört aylıkken ölen iki çocuğu dünyaya geldi. Hayatta kalan tek çocuğu olan kızı Gönül’e (Manioğlu) çağdaş bir eğitim sağlayabilmek için hastalığı döneminde büyük fedakarlıklara katlandı. Maddi zorluklarla karşılaştı, sık sık İstanbul Gureba Hastanesi’nde yatmak zorunda kaldı. Ölümünden önce, TRT Radyosu’nun İzmir’i anlatan programlarında adından ya söz edilmediğine ya da söz edilse bile öldüğünün söylendiğine tanık oldu hatta silah arkadaşı ve komutanı Fahrettin Altay’ın kaleme aldığı anılarında, kendisinin vefat etmiş olarak yazdığını okudu. Ölümünden sonra da vefasızlık örnekleri yakasını bırakmadı; TRT televizyonu yaptığı programlarda, İzmir Hükümet Konağı’na Türk bayrağını çeken kişi olarak medyaya ve kamuoyuna mal olmuş kimi kişilerin adlarını verdi. Gerçek dışı bu savlar üzerine kızı Gönül Manioğlu’nun bütün girişimlerine ve yetkililerin yanlışın düzeltileceği sözünü vermelerine karşın bu yanıltıcı tutumdan vazgeçilmedi.

Eşi Siret Hanım’ın 1947’de ölümünden sonra daha da zor günlerle karşı karşıya kaldı. Nihayet 6 Kasım 1951’de, yurt savunmasında büyük özveriler göstermiş bu kahraman Türk askeri, bir köşede unutulmuş olarak vefat etti. Eşinin yanına, İstanbul’daki Yahya Efendi Kabristanı’ndaki aile mezarlığına gömüldü.

Onun ölümü üzerine Cumhuriyet gazetesi “Bir Milli Mücadele Kahramanını Daha Toprağa Verdik” başlığı altında, Ferdi Öner imzasıyla şunları yazmıştı: 

“Milli mücadele tarihimizin eşsiz kahramanlarından bir olan emekli Albay Şerafettin İzmir’i de toprağa verdik. Bayrağa sarılı tabutu dün birkaç mehmetçiğin ve üç beş tanıdığının omuzları üstünde Beşiktaş’taki evinden alınarak Yahya Efendi mezarlığındaki makberesine tevdi olunan bu kahramanı bilmem hatırladınız, tanıyabildiniz mi? O, İzmir’e ilk giren süvari bölüğünün kumandanı idi. At sırtında Hükümet Konağı'nın önüne geldiği zaman aldığı şarapnel ve kurşun yaralarıyla vücudu delik deşikti. Binanın merdivenlerini sendeleye sendeleye çıktı; bayrak direğinin bulunduğu balkona vardığı zaman, genç yüzbaşının vücudundan sızan kanlara rağmen göndere tırmandığı ve koynundan çıkardığı şanlı sancağımızı oraya çektiği görüldü. İki gün sonra milletçe ölümünün yasını tutacağımız kahramanlar kahramanı Atamız, Albay Şerafettin’e “İzmir” soyadını takmıştı ve aradan uzun yıllar geçti. Ne yazık ki, hadiseler tarihe intikal ederken hatıralar pek çabuk unutuluyor; birçok şeyler hafızalardan silinebiliyor. Hatta o kadar ki, üç dört sene evvel bir gece, 9 Eylül kahramanlıklarını anlatan devlet radyosu bile bize Albay Şerafettin İzmir’in çoktan öldüğünü bildirmişti. Fakat Albay Şerafettin İzmir, öyle bir isim öyle bir kahraman ki, bir ihmalkarlık ve unutkanlık eseri olarak bir köşede nisyana terk edilmiş olsa nihayet tabutu üç beş kişinin omuzları üstünde de taşınmış bulunsa onun kahramanlık hatıraları her 9 Eylül günü kalplerimizde yaşayacaktır.”

Yüzbaşı Şerafettin Bey, ölümünden birkaç yıl önce kalp rahatsızlığı nedeniyle İstanbul’da Gureba Hastanesi'nde yatmış, bu sırada İzmir gazetelerinde “Devlet ona bakıyor, şüphe yok. Fakat biz İzmirliler sancaktarımıza vazifemizi yapamaz mıyız? Şehrin kadirşinaslığını ona hiç olmazsa bir hatır sormak suretiyle eda ve ifade edemez miyiz?” biçiminde yazılar çıkmıştı. Hatta İzmir’de kendi adını taşıyan bir caddede adına yapılacak bir evin kendisine armağan edilmesi de bir fikir olarak ortaya atılmıştı ama Şerafettin Bey kendisi böyle bir şeye tenezzül etmemişti Kendisini ziyarete giden gazeteci Ferdi Güner, onun halet-i ruhiyesini şöyle anlatır: 

“O gün Gureba Hastanesi'ne giderek kendisini ziyaret etmiştim. İzmir’in yiğit sancaktarı hastanenin mütavazı bir koğuşunda kalp rahatsızlığından yatıyordu. Ziyaretim onu çok mütehassis etmişti.”

Yazar ona İzmir gazetelerinde çıkan yorumları gösterdi; bir vakitler elinde kılıcıyla, arkasında süvari bölüğüyle İzmir Kordonu’nda dörtnala denize düşman döken bu kahraman, mütevazi bir ses tonuyla teşekkür etti. Gazeteci, ardından tarihi kahramanlığını anımsattı; bu nedenle her türlü sevgi ve alakaya layık olduğunu ifade etti. Şerafettin Bey’in yüzü bir çocuk saflığıyla kızardı ve belli belirsiz şu cümleleri mırıldandı:

“Benim yaptığım nedir ki! Bir vatan ve askerlik vazifesinden ibaret değil mi?”


Yüzbaşı Şerafettin Bey'in İzmir'in Kurtuluş Günü Anısı

“Süvari kolordusunun ikinci fırkasının 4. alayının alay kumandan muavini idim. 8/9 gecesini Manisa ile Bornova şimalindeki (kuzeyindeki) Sabuncu Boğazı’nda geçirdik. 9. günü alessabah harekete geçtik. Ben fırkanın öncü bölüğüyle harekete memur idim. Bornova’nın şimaline takarrüb ettiğimiz zaman üzerimize hafif bir piyade ateşi açıldı. Bu ateş Bornova’nın şimal-i garbi sırtlarından geliyordu. Kısa bir tereddütten sonra ateşe ehemmiyet vermeyerek ve mukabeleye lüzum görmeyerek derhal Bornova’ya dahil oldum.

Bornova istasyonunda şoseyi takiben İzmir üzerine hareket ettiğimiz esnada alay kumandanım Filibeli Kaymakam Reşat Bey, emrime bir bölük daha gönderdi. İki bölüğümle süratle İzmir’e doğru süratle yürüyüşe geçtim.

Mersinli’ye geldiğimiz zaman Karşıyaka istasyonundan İzmir’e doğru giden bir piyade yürüyüş koluna tesadüf ettim. Bunlara da zerre kadar ehemmiyet vermedim. Ve bu yürüyüş kolunu şose üzerinde yardım, yoluma devam ettim. Ellerinde silah olan bu efrad pek şaşaladılar; evlerin-duvarların arkasına, şuraya buraya saklanmaya başladılar. Ben geçtim; geçtikten sonra fırkamın 13. alayının birinci bölüğünün bunları esir aldığını bilahere öğrendim. Bu düşmanın bir piyade alayı mevcudunda olduğunu zannediyorum.

Bunlar bir avuç süvari kuvvetine bir tek bile silah atmaya cesaret edemediler. Mersinli’yi geçtikten sonra Tuzakçıoğlu fabrikasının önüne geldiğimiz zaman fabrika dahilinden üzerimize ateş edildi. Dört neferim burada şehit oldu.
9 Eylül 1922

Bornova’dan Mersinli’ye kadar benim atımdan başka kimse yaralanmadı. Tuzakçıoğlu fabrikasından sonra şehir dühul etti. Sağ kalan dört yaya askerimi ata bindirdim. Kılıçları çektirdim ve Punta’ya doğru yürüdüm. Sokaklar muhacir Rumlar ve bunların arabalarıyla kapanmıştı. Bunların arasından yol bularak geçiyorduk. Punta istasyonunun köşesine geldiğimiz zaman bir İngiliz amiraline tesadüf ettik. Yanında yaveri ile bir bahriye müfrezesi vardı. Mükaleme memuru olarak fırka kumandanımız tarafından gönderilmiş olan Binbaşı Atıf Bey, amiral ile konuşmaya başladı. Biz de Kordonboyu’na teveccüh ettik. Ve biraz sonra Kordon’a çıkıp dahil olduk.

Kordon’da aynı zamanda müsellah Fransız, İngiliz, Amerikan, İtalyan bahriye müfrezelerine tesadüf ediyorduk. Bu müfrezeler önlerinden geçerken bizi selamlıyorlardı. Keza evlerdeki ve sokaklardaki ahali de bizi alkışlıyorlardı. Biz Kordon’da hem ilerliyor hem de müsellah Yunan efradına silahlarını yere atmalarını ihtar ediyordum. Bunlar derhal silahlarını yere bırakıyorlardı. Orada bulunan sivillere silahlarını denize atmalarını söylüyordum. Bu suretle Kordon’dan geçiyorduk. Pasaport dairesinin önüne geldiğimiz zaman, belinde kayışı ve kasaturası, elinde silahı olan bir sivile silahı bırakmasını söyledim. “Bırakmam.” dedi ve derhal elindeki bombayı yanına tekaründen evvel üzerime attı. Bomba tabii patladı. Elimdeki ikinci atım karnından yaralandı (karnı parçalandı). Ve biraz sonra öldü. Ben de iki yerimden yaralandım.


Süratle yürüyüşe devam ettik. Hükümet Konağı'na gittim. Kapılar kapalı idi. Yan kapıdan girerek cephedeki kapıyı açtık. Balkona şanlı bayrağımızı çektim. Hükümet ve kışlaya nöbetçiler ikame ettim. Bölüğün birini Göztepe istikametine gönderdim. Diğer bölüğümden emniyet için civara devriyeler çıkardım. Ve mehl-i asayiş bir hareketin hudüsüne meydan bırakmadım. Hükümet önünde bu işler ile uğraştığım esnada İzmir Amerikan konsolosu (...) orada idi. Konuştuk ve benim resmimi aldı. Mümaileyh bana kartını verdi ve kartını el’an muhafaza ediyorum. O esnada hükümetin salonuna diğer konsolosların geldiğini ve benimle görüşmek istediklerini söylediler. Gittim, kendileriyle görüştüm. Fransız, İngiliz konsolosları vardı. Diğer konsoloslardan hangisi olduğunu hatırlamıyorum. Konsoloslar asayişten bahsetmek istiyorlardı. Tercümanım İzmir’de bulunan operatör Esat Bey idi. Konsoloslara bu hususta merak etmemelerini ve bu iş ile meşgul olmamalarını ve Türk askerinin esasen pek medeni olduklarını söyledim. Ve hemen bir canlı misal de gösterdim. Aşağıda sokakta müsellah Yunan neferleri henüz dolaşıyorlardı. Aşağıya bakınız, bu düşman askerlerine askerlerimizden ve ahaliden bir kimse dokunmuyor. Bunlar serbest dolaşıyorlar dedim. Pencereden kendilerine gösterdim.

İzmir'in doğum günü

Biraz sonra fırka kumandanım geldi. Derhal bir vali tayin etti ve ahaliye işleriyle meşgul olmalarını mehl-i asayiş-i cüzide bir harekette bulunanların şiddetle tecziye edilecekleri hakkında beyanname neşretti.

Daha sonra kolordumuzun kumandanı olan Süvari Kolordusu Kumandanı Fahrettin Paşa geldi. Bugün böyle geçti.

9/10 gecesi alayım 3 bölükle Seydiköyü ve civarındaki Müslümanlar’ın (Türkler’in) fırka kumandanımıza vaki olan müracaatları üzerine mezkur istikamete hareket etti.
Mustafa Kemal Paşa Hükümet Konağı'nda

Bu kuvvet 10 sabahı Seydiköyü’ne takarrüb ettiği esnada Cumaovası istikametinden uzun bir yürüyüş kolunun geldiğini görmüş. Bu kol hakikaten uzun idi. Alay K. Fırkayı ve beni haberdar etti. İzmir’de fırkanın diğer alaylarıyla ve 10 sabahı İzmir’e gelmiş olan piyade kıtaatıyla birlikte İzmir’i teşrif edecek olan Gazi Paşa’yı (Atatürk) selamlamağa çıkmıştık. Ben derhal fırkadan aldığım emir üzerine hareket ederek Seydiköy ile Amerikan mektebi arasında şose üzerinde iki bölüğümle alaya iltihak ettim. Bu düşmanı mümkün olduğu kadar bize çekmeyi ve sonra bir mukabele ile esir etmeyi düşündük. Alay müsait bir arazide düşmanı karşılamak üzere biraz çekildi; Amerikan mektebinin garb-i cenubundaki sırtlarında kaldı. Ve düşmanı burada ateşle karşılayacaktı. Biz 300 ila 350 kişi kadar idik. Fakat bilfiil ateş eden 200’den fazla değildi.

Bizim mevziye girdiğimizi gören düşman bir bataryayı mevziye soktu. Tahminen (azami olarak) bir tabur piyadeyi açtı. Diğerleri evvela şaşkın bir vaziyette, toplu olduğu halde açıkta bekliyorlardı. Müsademe başladı. Toplu duran düşman kıtaatı ateşimizle, topçumuzun tam isabetiyle dağıldı. Düşmanın mevziye giren aksamından maada derelerden saklanarak şimal-i garbi istikametine yani İzmir-Urla şosesi istikametine gidiyordu. Bu esnada fırka kumandanımız Miralay Zeki Bey geldiler. Pek kısa ve mühim olmayan bir müsademe yaptık. Fırka kumandanımız iki bölükten mürekkep müfrezemle derhal karşımızda bulunan düşmana atlı hücumu yapmamızı emir buyurdular. Hücuma hazırlandığımız esnada bir alayımız da gelmişti. Fırka kumandanımızın emriyle müfrezemle bu alay kumandanının emrine girdim. Emrinde bulunduğum alay kumandanı müfrezemin üçüncü bölüğüne düşman topçusuna atlı hücum etmemi emretti. Mezkur müfrezemle hücuma kalktık. Gelen alay da hücum vaziyetinde bizi takip etti. Düşman topçusunun mevziine girdik. (Topçular toplarını bırakıp kaçtılar.) Önümüzden kaçan düşman efradını takibe koyulduk. Bugünkü müsademelerde hiç bir neferimizin burnu kanamadı. (Düşman efradından bir kısmının firarını teshilden başka maksat takip etmiyordu. Esasen bunlar muharebe kudretini haiz değillerdi.)

Düşman topçusu ve piyadesi, top, silah, cephaneleriyle eşyalarını tamamen bırakarak koşum ve mekkari hayvanlarına binmiş oldukları halde garbe ve Urla istikametine kaçıyorlardı. Biz, guruba kadar bizim önümüzden kaçan batarya ve piyade efradını takip ettik. Diğer alaylarımız da dere içlerinde kalmış olan Binbaşı Zikisi ile beraberinde bulunan zabitan ve efradı esir ettiler. Burada 17. Yunan piyade alayının sancağı da bizim fırkamıza mensup diğer bir alayımızın eline geçti. Bu alayımız Yunan esirlerini o gün guruptan evvel İzmir kışlasına sevk etti.

Diğer bir alayımız bu geceyi Çatal Kaya’da geçirmişti. Sabahleyin şafakla Urla şosesi yakınında keza dere içlerinde Türk askerlerinden istimdad eden diğer bir Yunan kuvvetini esir etti. Bunlar artık müsademe filan düşünmüyorlar,bilakis pek zulüm yaptıkları Türk ahaliden korkuyorlar ve askerimizi minnetle arıyorlardı.

10 sabahı İzmir’e piyadelerimiz ve tekmil büyük kumandanlarımız, (Atatürk ve maiyet kumandanları) gelmişler idi. İzmir hal-i tabiide bulunuyordu Gazi Paşa, İsmet Paşa, Fevzi Paşa, Nurettin Paşalar...) Asayiş mükemmel idi. Anadolu toprağında (bu mıntıkada) döküntü ve sur(?) saire ile kalmış olan düşmanın son kıta ve efradını esir etmiş olan fırkamız 11 sabahı Kadifekale’de toplandı. Orada tabya edilen hiç top vesaire yoktu... Esasen lüzum görülmemişti. Ve bu gün öğleden sonra 3’te Karşıyaka’ya geçmek üzre hareket ettik. Aynı zamanda bu vakte kadar büsbütün boş kalmış olan Buca taraflarına Kolordu Kumandanlığı tarafından bir inzibat müfrezesi gönderilmişti.”

Kaynak
http://kemalari.8m.com/yazi5.html

Related Posts with Thumbnails Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...